Eda Aksoy, Google Arts & Culture Lab programında yer alıyor ve sanatın insan beyni üzerine etkilerini araştırıyor. Ona göre projelerinde önemli olan teknolojinin hikayesi değil, teknolojinin bir hikayenin anlatımına nasıl katkı sağladığı…

Eda Aksoy, geleceğin dilini inşa ederek sanatın insan davranışlarına etkileri üzerine yoğunlaşıyor. Aksoy, yüksek lisansını New York Üniversitesi’nde nörobilim üzerine yapıyor ve bu süreçte aynı üniversitenin ArtLab’in üyesi olarak özel çalışmalar üstleniyor. Hemen ardından Google Arts & Culture Lab’de yaratıcı kodlayıcılarla ‘Yapay Öğrenme ve Sanal Gerçeklik’ projelerinde müzeleri teknoloji ile buluşturuyor. Aksoy, teknolojiyle bir bakıma sanat anlama ve anlatma yöntemlerini şekillendiriyor. Teknolojinin hikayenin önüne geçmemesi ve bir araç olarak kullanılması ise işlerinde en önem verdiği nokta. Aksoy, “Önemli olan teknolojinin hikayesi değil, teknolojinin bir hikayenin anlatımına nasıl katkı sağladığı. Mesela makine öğrenimi, artırılmış gerçeklik ve sanal gerçeklik gibi teknolojik anlatım biçimleri ancak iyi bir hikayeyi kuvvetlendirebilir. Projenizde kullanmak istediğiniz harika bir teknoloji olabilir, ancak tek amacınız hikayeye uygun olup olmadığına bakmadan bu teknolojiyi kullanmaksa bu bir anlam ifade etmeyebilir. Projeniz veya ürününüz ne anlam ifade ediyor? İnsanlar için nasıl faydalı olacak? Kullanıcının neyle bağlantı kurmasını ve ilgisini nasıl çekmesini istersiniz? Bence bunlar bir projeye başlamadan önce düşünülmesi gereken temel konular” diyor.

Yıkılan tapınaklar internette yaşıyor

Günümüz teknolojisini sanatın çok başka bir kolunda kullanan Aksoy, bu etkiyi Google Arts & Culture’un CyArk ile işbirliğinden yola çıkarak anlatıyor. Bu savaş, deprem, sel gibi felaketler yüzünden yok olan kültürel miras ve tarihi eserlerin korunmasına yardımcı olan bir proje. Bagan Antik Kenti’nde deprem yüzünden yıkılan tapınakların birkaçı hemen öncesinde lazer ve fotogrametri kullanılarak taranıyor. Kentin 3 boyutlu maketleriyse yaşanan yıkım sonrası Bagan’ın tarihini anlatan interaktif bir internet sitesinde yer alıyor. İnternet sitesini gezinirken antik kentin hikayesini anlatan rehber, şehirle maketlerin ötesinde daha duygusal bir ilişki kurabilmenizi sağlıyor.

‘İletişim ile bakış açıları değişebilir’

Aksoy’un ‘story-telling/hikayeleştirme’ denince aklına ilk gelense teknolojinin verimli kullanılması. Sadece dijital deneyimlerde değil, bir mekanın küratörlüğünde veya iletişiminde de teknolojinin önemini belirtiyor ve anlatıyor, “Johns Hopkins Üniversitesi nöroestetik bölümü manalı mesajlar ileten mekanlar tasarlanmasına yardımcı oluyor ve ziyaretçilerin kendilerini hikayenin bir parçası gibi hissetmesini sağlıyor. Bölüm hikaye anlatıcılarına şunu tavsiye ediyor; ‘Ziyaretçilerden eşyalarını girişte bırakmalarını isteyin ve içeri girdiklerinde onlara kağıt ve kalem verin.’ Araştırmacılar böylelikle ziyaretçilerin girdikleri ortama yaratıcılık katabilecekleri görüşündeler. Önemsediğim başka bir örnek de iletişim ile ilgili. Bir meslektaşım ‘newsletter’ sözcüğü yerine okurlarla iletişiminde ‘storybook’ kelimesini kullanmaya başlamış. Bu çok küçük bir değişiklik gibi gözükse de insanların bakış açısını değiştirmek için önemli bir detay olduğunu düşünüyorum.”

‘Aşina olduklarımızı tercih ederiz’

Eda Aksoy’un fizyolojik ve davranışsal tepkileri aynı kişilerin, sanat eserlerine karşı bilgisayar ekranında verdiği tepkilerin farklarını karşılaştıran bir araştırması da bulunuyor. Bu araştırma sırasında incelemek istedikleri başlıca konu ise aşinalığın estetik tercih üzerine etkisi. Katılımcılar deney sırasında gördükleri resimlere aşinalık derecelerini belirtiyor. Sonuç olarak, daha önceden görmüş oldukları eserlerden daha çok etkileniyorlar. Bu araştırmanın günümüz ve gelecek hikayeleştirmesini nasıl etkileyeceğine dairse şunları söylüyor; “Bu araştırmanın neticesinin temeli ‘mere-exposure effect’ olarak adlandırılan fenomen. Mere-exposure efekt insanların aşina oldukları şeyleri tercih etme eğilimine verilen isim. Bu efektin hikaye anlatımını da etkilediğini düşünebiliriz. Daha önce duyduğumuz hikayelere veya hikaye anlatım şablonlarına kendimizi daha yakın hissediyor olabiliriz. Mesela Google Art Selfie uygulamasında neredeyse herkesin her gün çektiği bir fotoğraf türünü, bir hikaye anlatım aracı olarak kullandık. Bunun da kullanıcılar ve sanat arasında bir duygu köprüsü oluşturduğunu düşünüyorum.”