Akademisyen. Sanat ve mimarlık kuramı, estetik ve çağdaş kıta felsefesi alanlarında çalışıyor ve ders veriyor. Sıkıntı ve temsil kavramları üzerine yayınlar hazırlıyor. Bu alanda hazırlanan yayınların Türkçeleştirilmesine katkı sunuyor. İstanbul’da yaşıyor.

ESER METNİ

Tekniğe dair teknik olmayan bir değerlendirme

Alman düşünür Martin Heidegger 1953 yılında yayınladığı 1949 Bremen derslerine “Tekniğe İlişkin Soruşturma” adını verir. Burada tekniği amaç için bir araç ve bir insan etkinliği olarak tanımlar ve ekler “Bizzat tekniğin kendisi bir donanımdır veya Latince söylendiğinde instrumentum’dur”. Peki bir instrumentum nedir?
Instrumentum inşa eden, düzene koyan, idare eden, ve nihayet bir şeyi amacı bakımından diğer araçlardan ayıran ve çerçeveleyen her şeyi imler.
Teknik için verilebilecek birçok tanım ve bu tanımlar üzerinden ortaya konabilecek tutarlı bir donanım şeması söz konusu olabilir ancak Heidegger’i takip edersek, bizi işgörür tanımların ötesine götürmeye çalıştığını görürüz.
Bir şeyi tanımladığımızda onun ne olduğunu söylemiş oluruz. Bu ilk bakışta olumlu olarak anlaşılabilecek edim yoluyla aslında bir şeyi belli bir ‘nelik’ durumuna yerleştirmeye ve orada sabitlemeye çalışıyoruzdur. Çünkü böylesi işlevseldir. Böylece o şeyi ona bizzat kendi yüklediğimiz amaçlar ve sıfatlar bakımından anlar dolayısıyla da kontrol altında tutabilir ve kullanabiliriz.
Öte yandan öyle bazı şeyler vardır ki ne ise odurlar ve yukarıda sözünü ettiğimiz şekilde tanımlanmak dışında bize bir olanak sunmazlar. Oysa ki teknik söz konusu olduğunda, ona dair verilen ilk tanım bize onun tanımlanmasından çok özünün sorgulanması gerektiğini hatırlatır. Bu sorgulamayı da işin tuhafı, tanımlarından hareketle yapabiliriz.

Teknik, bir insan etkinliğidir; bu bakımdan nasıl ki insanın ‘ne’ olduğu değil ‘nasıl’ olduğu ona dair hakiki bir şey söylerse, aynı şey teknik için de geçerlidir. Heidegger insan varlığının bir olanaklar çokluğu olduğunu iddia etmekteydi. Bu, insanı belirli bir şey olarak görmeyen, ona belirli tek bir doğa, belirli bir amaç, belirli bir yapıp etmeler sistemi atfetmeden varlık olarak değerini belirsizliğinde işaret eden bir anlayıştır. İnsanı olanakları bakımından ve belirsizliğinde ele aldığımızda onun etkinliklerine de aynı olanak çokluğunu ve belirsizliği atfetmemiz gerekir.
Oysa bir instrumentum olarak tekniğin amaç koyan, idare eden, düzene sokan, biraraya getiren ve bir yön ve çerçeve sunan olduğu hatırlandığında kendi başına tek bir amacı olmayan ve insanın belirsizliğiyle çelişkili bir amaçlılık ve düzen vadettiğini de görürüz. Teknik, gizini açmanın bir tarzıdır; Heidegger bu noktada Tekhnikon yani tekhne’ye ait olan anlamındaki her tür el becerisi, zihin sanatları ve güzel sanatları da içine alacak genişlikte poetik- ortaya ya da öne çıkaran- bir etkinlik olarak teknik ile modern teknik arasında bir ayrım koyar. “Tekhne, imal etme olarak değil, gizini-açma olarak bir öne çıkmadır.” Modern teknik de bir gizini açmadır ancak poiesis anlamında değil. “Modern teknikte hakim olan gizini-açma, doğaya onun söküp alınabilecek ve depolanabilecek enerjiyi tedarik etmesi şeklinde makul olmayan bir talebi dayatan bir meydan okumadır.” Böyle anlaşıldığında modern teknik yoluyla ifşa edilen, açılan giz aynı zamanda düzenleyicidir, insanı düzenleme içerisine toplar. İnsanın kaotik olana düzen vermesi, yola sokması, işler hale getirmesi ve idare etmesi olarak teknikten farklı olarak insana has bir belirsizlik ve düzensizlik modern teknik yoluyla düzenlenir. Tekniğin öznesi olan insan modern tekniğin nesnesi haline gelmiştir. Modern teknik bir çerçevelemedir [Ge-stell]; yani düzenleme tarzıdır, bir meydan okumadır, bir saldırıdır ve bir biraraya toplamadır. Ge-stell bütün bu anlamlara gelir. Türkçede çerçeveleme, İngilizcede enframing olarak karşılanır. Bir dilden diğerine çevrilirken kaybettiği anlamları yerine yenilerini kazanır. Basitçe ifade edildiğinde Heidegger modern teknik yoluyla insanın kontrol eden, düzen veren, çerçeveleyen olmaktan çıkıp kontrol edilen, düzenlenen ve çerçevelenen, meydan okunan, saldırılan konumuna geçebildiğini iddia etmektedir.
Buraya kadar Heidegger’in modern teknik aleyhine bir yargıda bulunduğu düşünülebilir. Oysa ki modern teknik, tekniğe dair bir olanağı görünüre çıkarır, tekniğin çoklu anlamlarında halihazırda ima edilen, tekniğin öznesiyken nesnesi haline gelme olanağını.
Modern tekniğe dair Heidegger’in atladığını değilse de gelişini öngöremediğini iddia edebileceğimiz bir nokta modern okuma ve yazma teknikleridir. Dijital teknikler okumanın ve yazmanın nesnesi olan metni hiper metin olarak üretir. Hiper metin, okumaya ve yazmaya yeni olanaklar sunar. Bu edimlerin lineer yapısını ve bu yapıları yoluyla kurulan düzeni bozar. Okumayı ve yazmayı gerçekleştiren, kurucu, düzenleyici, anlamlandırıcı, tanımlayıcı, çerçeve sunan, meydan okuyan, ortaya çıkaran öznesini lineer bir gelişimin öznesi olmak bakımından değil, herhangi bir yönde gerçekleşebilecek herhangi bir ‘olay’ı örgütlemesi ve buna eşlik etmesi bakımından yeniden üretir. Bunu belli türden bir zamansal ve mekansal belirsizlikle yapıyor olması yukarıda değinilen insanın belirsizliğiyle uyum içindedir.

 

1. İnsan, teknolojinin tanrısı mı? Ya da biz her şey kendi kontrolümüzde zannederken, roller değişiyor mu?

İnsanı teknoloji tanrısı olarak gören görüş, tanrıyı mutlak yaratıcı olarak olumlar. Bu tür bir tanımlamayı uygun görmüyorum. Teknolojiyi yaratmak bakımından insan onun tanrısı olmaz. Teknoloji insan etkinliğinin ürünüdür ve onun yoluyla zamanı ve uzamı paylaştığımız diğer her şey üzerinde belli türden kontrol kurmaya çalışırız. Bunu başka şekillerde de ifade edebiliriz ancak çağımız insanının sadece teknoloji ile ilişkide değil genel olarak da ruh halini yansıtması bakımından kontrol altına alma arzusu ve talebininin oldukça belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bu talebin aşırı boyutlara ulaştığında kontrolden çıkma riski vardır. Her aşırı talep için bunu söyleyebiliriz. Roller değiştiği için değil, insanın arzu ve isteklerinin sınırları belirsiz olduğu için.

2.Robot haklarından bahsettiğimiz bir devirde, insan haklarını koruyabiliyor muyuz?

İnsan haklarının korunmadan çok idrak edilmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bunun için de her ‘insan’ dediğimizde neyi kastettiğimiz, ne düşündüğümüz, neyi dışarıda bırakıp, neyi benimsediğimiz önemli. İnsanın ‘insan’ı tüm evrenselliğinde ve farklılığında düşünmeye hazır olmadığı bir çağda ne ona atfedilen hakların nerede ve nasıl temellendiğini ne de bizzat onun etkinliğinin ürünü olarak ortaya koyduğu ‘robot’larla ne yapabileceğimizi bilemeyiz. Robot haklarından bahsetmek bana biraz aşırı geliyor. Hak tanımına uygun değil. Nasıl ki insan haklarının öznesi olarak insana bu haklar kendisi dışında bir ‘agent’ tarafından verilmiş değilse
insanlar tarafından robot haklarının tanımlanması da onları bu hakların öznesi kılmaz.

3. Bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz her şeyin yavaş yavaş realize olduğu bir dünyadayız. Gerçeğe dönüşmesini heyecanla beklediğiniz bir bilim kurgu senaryosu?

Dünyaya dair temel dispozisyonumuzun ne olduğuna bağlı olarak nasıl bir dünyada yaşadığımıza dair farklı tespitler yapabiliriz. Bilim kurgu filmlerini de geleceğe dair heyecanla beklenen teknolojik gelişmelerin habercisi olarak görebileceğimiz gibi genre’ın bilim kurgu olarak adlandırılması yoluyla yapılan indirgemeyi takiben, politik, etik, tarihsel, sanatsal kurguyu ve anlatıyı es geçebiliriz. Bu genre’ın kurgu ve gerçek arasındaki farkı unutturan dolayısıyla da gelecekte gerçekleşebilecek olanı gösteren bir yanı olduğu iddia edilebilir. Bunun yine adında geçen ‘bilim’ teriminden kaynaklandığını düşünüyorum. Kısacası gerçeğe dönüşmesini heyecanla beklediğim gerçek bir bilim kurgu senaryosu yok.

Share on FacebookTweet about this on Twitter